Connect with us

Hi, what are you looking for?

Edmund Husserl İle Genç Fizikçinin Diyaloğu
Edmund Husserl İle Genç Fizikçinin Diyaloğu

Felsefe

Okunma Süresi: 15 Dakika

Edmund Husserl İle Genç Fizikçinin Diyaloğu

Edmund Husserl ile Genç Fizikçinin Diyaloğu

 

 

Kişiler

Edmund Husserl

Adelhard Fischer: Doktora Öğrencisi

Not: Adelhard Fischer, kurgusal bir karakterdir, gerçek kişilerle alakası yoktur. Diyaloğu yazarken yararlandığım temel referanslar, Husserl’in Kesin Bilim Olarak Felsefe (TFK Yay., Çev. Abdullah Kaygı) ve onun Ideas kitabıdır.

 

Edmund Husserl, bir bar taburesinde tek başına oturmaktadır. Çok seyrek içkisini yudumlamakta ve bir yandan da piposunu içmektedir. Yüzünde ciddi, hafif kasvetli, uzaklara dalmış, çokça düşünceli bir ifade vardır. Ara sıra ağzının kenarı seğirmekte, kendi içine doğru çok kısa süren, belli belirsiz, hıçkırık benzeri kısa gülüşler belirir. Barmen ve iki tabure sol yanında oturan, Freiburg Üniversitesi’nde öğrenci olan Adelhard Fischer haricinde kimse onun varlığından haberdar değildir. Adelhard, Husserl’i tanıyınca yanındaki boş tabureye doğru yaklaşır.

 

Adelhard Fischer: (Kibarca) Bay Husserl, merhaba.

Edmund Husserl: (Dalgınlığından dolayı çok hafif irkilir ve tebessüm eder) Merhaba.

Adelhard Fischer: Umarım sizi rahatsız etmiyorumdur Bay Husserl. İsmim Adelhard. Adelhard Fischer. Freiburg’te doktora öğrencisiyim. Geçtiğimiz yıl birkaç dersinize katılma şansım olmuştu. (Husserl’in yanındaki boş tabureyi gösterir) İzninizle buraya oturabilir miyim?

Edmund Husserl: Merhaba Bay Fischer. Buyrun, lütfen. (Kısa süren bir sessizliğin ardından) Demek aynı üniversitedeyiz. Hangi bölümdesin? 

Adelhard Fischer: Fizik bölümünde bayım.

Edmund Husserl: (Tebessüm eder ve başıyla onaylar) Anladım. Evet, seni dinliyorum.

Adelhard Fischer: (Kısa bir sessizliğin ardından) Bay Husserl, aslında ben, kafama takılan bazı soruları sizinle paylaşmak istiyorum. Eğer sizin için de bir sakıncası yoksa.

Edmund Husserl: (İçkisinden bir yudum alır) Olur, elbette.

Adelhard Fischer: Bay Husserl, dediğim gibi geçtiğimiz yıl birkaç dersinizi dinleme şansım olmuştu. Orada, fenomenoloji adını verdiğiniz bir şeyden bahsetmiştiniz. Fakat dürüst olmak gerekirse anlattıklarınızı anlamakta çok zorlandım, hatta anlamadım. Örneğin felsefeyi bir bilim olarak, hatta kesin bir bilim olarak temellendirmeye çalıştığınızı anımsıyorum. Bana kalırsa bilim sadece deneye ve gözleme dayalı olabilir. Algılayamadığımız ve son derece soyut kavramlarla dolu olan ve bu kavramlarla çalışan felsefe, bu anlamda nasıl bir bilim olabilir? 

Edmund Husserl: Öncelikle kullanmış olduğun kavramları bir inceleyelim, Bay Fischer. “Bilim”, “felsefe”, “kesinlik” kavramlarından ne anladığımızı bir gözden geçirelim. Felsefe, geçmişten bu yana hep bir bilim olma iddiasındadır zaten ve bu iddialar bazen büyük, bazen küçüktü fakat hiçbir zaman bu iddialardan vazgeçilmedi. Felsefede kesin bilim arayış olarak, modern bilimlerde ise iddia olarak vardır. Felsefe bugün herhangi bir kesinlik iddiası içerisinde değildir. Bana kalırsa, felsefe ve bilimler kesinlikleri aramalıdırlar. Fakat bugün içinde bulunduğumuz dönemde, felsefe ve bilim ne yazık ki böyle bir arayışta değiller. Fakat felsefe ve bilim buna önyargılıdır ve kesinlik iddiasından vazgeçmişlerdir. Benim en temel eleştirilerimden biri budur.

Adelhard Fischer: Özür dileyerek araya girmek ve bir şey sormak istiyorum. Peki bilim nedir? Bilimden ve kesinlikten ne anladığınızı biraz daha açabilir misiniz?

Edmund Husserl: Bu soru, bir disiplinin epistemolojisiyle, bilgi teorisiyle alakalı. Bir disiplin, özellikle de bilim olma iddiasındaki bir disiplin veya çalışma alanı, hangi kavramlarla, hangi yöntemlerle çalışacağını belirlemelidir. Bu çok önemlidir. Eğer felsefe bu kavramların tanımlarını ortaya koyarken, bunları göreli olarak temellendiriyorsa, kesinlik iddiasında bulunamaz, dolayısıyla bilim de olamaz. Aynı şey, bilim olduğunu iddia eden bütün çalışma alanları için de geçerlidir. Sana bunu bir analoji ile açıklamaya çalışayım: Örneğin geometriyi düşün. Bütün geometrik şekiller çizgilerden oluşturulur, çizgiler ise noktalardan, daha doğrusu noktaların birleştirilmesinden oluşturulur. Burada nokta, önermedir. Noktayı tanımlamadan, onu kesin olarak temellendirmeden, geometri diye bir şeyden söz etmek mümkün olmaz. Nokta (ya da önerme) sağlam ise aksiyom olacaktır. Noktayı tanımladığımızda elimizde bir aksiyom vardır. Çizgi, noktadan çıkarılan bir diğer aksiyomdur. Açı, çizgilerin tanımından hareketle çıkarılan bir başka aksiyomdur. Şekiller de açı ve çizgilerden çıkarılan bir başka aksiyomdur. Bu, geometrinin aksiyomatik mantıksal çerçevesidir. Nokta tanımlanmazsa diğer aksiyomlar da temellendirilemez. Şimdi buradaki mantıksal çerçeveyi, epistemolojiyi alıp, kendisini bilim olarak adlandırılan bütün çalışma alanları için düşünmeye çalış. Eğer bir çalışma alanı ya da disiplin, sağlam bir epistemolojik temele dayanıyorsa ve mantıksal çerçeveye uyuyorsa, pekala ona bilim diyebiliriz. Ne demek istediğimi anlıyor musun?

Adelhard Fischer: Evet Bay Husserl, şimdi bilimlerin nasıl bir işleyişe sahip olduğunu daha iyi anlamaya başladım. Fakat anladığım kadarıyla siz, sadece felsefenin sağlam bir epistemolojik temelden yoksun olduğunu düşünmüyorsunuz. Aynı zamanda kendisini bilim olarak ileri süren başka çalışma alanlarının da anlatmış olduğunuz epistemolojik temelden yoksun olduğunu, dolayısıyla da sözdebilim olduğunu düşünüyorsunuz. Peki bunlar hangileridir? Örnek verebilir misiniz?

Edmund Husserl: Sınayarak, eleştirerek sözdebilimleri ortaya çıkartabiliriz. Bilimler, kendi temellerinin güçlü olduğunun hesabını verebiliyor mu? Güçlü temel nasıl atılabilir? Bunları sormamız gerekir. Fakat buraya geçmeden önce psişik olan ile fiziksel olanı tanımlamamız gerekir. Ben bu ikisini birbirinden ayırıyorum. Örneğin insan bedeni fiziksel alandır, fakat deneyimlerimizin toplamı psişik alandır. Başka bir ifadeyle, deneyimlere, fenomenlere yaklaşım, kişinin öznel, psişik kavramasını oluşturur.

Adelhard Fischer: Ama Bay Husserl, bu nasıl olur? Sonuçta deneyim dediğimiz süreç de beyin adını verdiğimiz organda, son derece fiziksel olan bir organda gerçekleşen bir süreç değil midir? Deneyimden bahsederken psişik dediğinizde sanki mistik bir olaydan bahsediyormuşsunuz gibi bir izlenime kapıldım.

Edmund Husserl: Bunun sebebi doğalcı bir bakışa sahip olman ile alakalı. Bunu, seni küçümsemek için söylemiyorum, lütfen beni yanlış anlama. Doğalcılık felsefesi bir eğilim, bir tutumdur; düşünme ve davranış alışkanlığıdır. Epistemolojik olarak temellendirilmemiştir. Özünde materyalisttir fakat materyalizmle çelişir. Doğalcılık, temellendirilmediği için felsefi temelden yoksundur. Detaylı bir biçimde düşünülmediği için bir felsefe değil, bir tutumdur. Bizler de çoğunlukla doğalcı tutumla şeylere bakar, onları anlamlandırmaya çalışırız. Çünkü içinde doğduğumuz çevre, böyle bir çevredir ve bize bu bakış açısını doğrudan veya dolaylı olarak dayatır. Hatta konuştuğumuz dil bile doğalcı bir dildir. Fakat doğalcı bakış açısından kendimizi kurtarabilirsek -ki bu hiç kolay değildir- ve dünyaya fenomenolojik bakış açısıyla bakmaya çalışırsak, her şey olduğundan daha farklı görünecektir. 

Adelhard Fischer: Ama öte yandan eleştirdiğiniz doğalcı tutumun birçok kazanımı da vardır. Örneğin bilimdeki gelişmeler bizleri dogmatik uykularımızdan, hurafelerden kurtarmıştır.

Edmund Husserl: Bundan emin misin? Özellikle de bilimin bizi dogmatik uykularımızdan uyandırdığına? Bilim de yer yer dogmatizme düşmüyor mu? Örneğin pozitivizmi göz önüne aldığımızda bunu daha açık bir şekilde görebiliriz. Aradığımız kesinlik ve mutlaklık, bilimlerin ve doğalcı tavrın özünde vardır. Kullandıkları yöntem gereği daha başından bu kesinlik arayışıyla ortaya çıkmışlardır. Doğalcılar, kanıtlanan bir şeye geri dönüp tekrar tekrar gözden geçirmezler. Bu da doğalcıların naifliğidir. Kendi yöntemlerini sorgulayıp eleştirmezler. Bu da onları dogmatikleştirir.

Adelhard Fischer: Genel olarak doğalcı tavra neden bu kadar yüklendiğinizi hala anlayamadım. Özellikle de sizin “psişik olan” dediğiniz şeyi, fiziksel bir olgu nesnesi olarak açıklamaya çalışmaları sizi neden bu kadar rahatsız ediyor? Modern psikolojinin bu konudaki çalışmalarını neden tasvip etmiyorsunuz?

Edmund Husserl: Bunu anlatabilmem için doğalcılık üzerinde biraz daha durmalıyız. Böylece fiziksel olan ile psişik olan derken neyi kastettiğimi anlaman daha kolay olacaktır. Fizik doğa, bilinçten bağımsız varolandır. Biz onu deneyimlesek de deneyimlemesek de varolan, varlığını sürdüren bir varolandır. Pozitivizm ya da doğalcılık, ilk olarak fizik doğayı temele alır. Doğalcılara göre psişik olan, fiziksel doğanın içinde bir temel ya da taban olarak yoktur. Modern psikoloji, doğa olgusunun yan olgusu olarak indirgenmiştir. Ben ise psikolojinin olgu olarak varolduğunu ortaya koymaya çalışıyorum. Psişik olan, insani ve hayvani olanın bir katmanı olarak karşımıza çıkar. Psikoloji, fiziksel gerçekliktir. Fakat bir şeye doğal tutumla yaklaşırsak, onun duyu algılarına ait olduğunu, fiziksel gerçeklik olduğunu kabul etmiş oluruz. Fakat böyle yapıldığında her biyolojik varlık, fiziksel varlıklara indirgenir. Bazı biyolojik varlıklar psişik varlıklardır. Her fiziksel olan psişik değildir fakat her psişik varlık fiziksel olandır. Fenomenolojinin veyahut benim yapmaya çalıştığım şey ise, bilinçte çıkan anlamı incelemeye çalışmaktır. Doğalcılara ve onu takip eden modern psikolojiye göre, psişik olan ikincildir. Örneğin mutluluk kavramını, hormonlara indirgeyen ya da iletişimi nöronlar arası ilişkilere indirgeyen tavır, psişik olanı ikincil, paralel yan olgu haline getirir. Muhtemelen siz de böyle düşünüyorsunuzdur, Bay Fischer?

Adelhard Fischer: Evet Bay Husserl, fiziksel olan dışında herhangi bir varlık alanı düşünemiyorum. Dürüst olmak gerekirse psişik kavramı bende büyüsel, mistik bir çağrışım uyandırıyor.

Edmund Husserl: Seni anlıyorum. Bakalım birazdan anlatacaklarımdan sonra bu düşüncelerinde bir değişiklik olacak mı, göreceğiz. Pozitivizmde ya da doğalcılıkta, bir şeyin neliği sorgulanmadan, ne olduğu tanımlanmadan onun üzerinde çalışılması söz konusudur. Bilincin doğallaştırılması, şeyleştirilmesi, nesneleştirilmesi söz konusudur. Bunun bir diğer adı empirik bilimdir. Burada, her şeyin deneyimle başladığı, “beş duyu organımla algılamadığım şeyle çalışamam düşüncesi” vardır. Ben buna karşı çıkıyorum. Ve size daha da ilginç bir tespitte bulunayım Bay Fischer, lütfen burayı dikkatli dinleyin: Doğalcılar -her ne kadar bunu inkar etseler de- ilkelerinde idealist ve materyalisttirler. Üstelik idealizm ve materyalizm felsefi anlamda birbirlerine karşıt olmalarına rağmen. Bu ne büyük bir çelişkidir, farkında mısınız? Doğa bilimleri, kendi ilkelerine o kadar inanmışlardır ki, kendi ilkelerini sorgulamaya ihtiyaç duymazlar. Dolayısıyla içinde bulundukları çelişkiden habersizdirler ya da görmezden gelirler.

Adelhard Fischer: Bu çok büyük bir iddia Bay Husserl. Doğalcıların materyalist olduklarını anlarım da, onların idealist olduklarını nasıl düşünebilirsiniz?

Edmund Husserl: Hemen söyleyeyim. Doğalcılar matematiği kullanırlar, o olmadan yapamazlar. Peki Bay Fischer, lütfen bana söyler misiniz? Doğada matematik bulunur mu? Doğada “3”, “ ” ya da “eşitlik” bulunur mu?

Adelhard Fischer: Bulunmaz elbette, bunlar bizim soyutlama yetimizle alakalıdır, tamamen kavramsal düzlemdedir.

Edmund Husserl: Öyleyse matematik, fizikdoğanın nesnesi değildir. Matematik, doğada olmamak, bulunmamak bakımından bir idealdir. Matematiksel eşitliği doğada bulamayız fakat doğalcılar matematiği ve mantığı kullanırlar. Bu bakımdan idealisttirler. Fakat doğabilimciler idealist olduklarının farkında değiller. Kendi kavramlarını açıklamazlar, sorgulamazlar. Kullandıkları kavramların idealist olduğunun farkında değillerdir, materyalist olduklarını iddia ederler. Bu doğalcıların naifliğidir.

Adelhard Fischer: (Afallamıştır, kısa bir süre sessizlik olur) Ama… Ama bu söyledikleriniz yine de psişik olanın ne olduğunu, neden ayrı bir alan olarak ele alınması gerektiğini açıklamıyor.

Edmund Husserl: Ayrı bir alan olarak ele alınması gerektiğini söylemedim. Ayrı bir alandır, evet. Fakat fiziksel olan da psişik olan da, fenomenolojik yöntemle ele alınmalıdır. Burada varsayımsal değil, varsayımsızlık ilkesini benimsediğimi söylemeliyim. Varsayımsızlık, bir sistemin, ilk önermelerini tutarlılığa göre iddia etmesidir. Bu yüzden önyargılarımızdan kurtulmalı, kendi düşüncelerimizi ve davranışlarımızı baştan aşağı gözden geçirmeli, varsayımlardan ve önyargılardan temizlemeliyiz. Bu aynı zamanda kadim bir öğreti olan “Kendini bil/tanı” diskuruna işaret eder. Bu yapılabildiğinde bilim ve felsefeyi ayırmaya gerek kalmaz. Benim esas amacım da bu zaten. Ben, mevcut dünyada bu ikisinin ayrı olduğunu ama aynı şey olması gerektiğini iddia ediyorum, buna da fenomenoloji diyorum.

Psişik olana gelince, öncelikle bilinci incelediğini iddia eden modern psikoloji ile benim saf psikoloji dediğim şeyi ayırmamız gerekiyor. Modern psikoloji aynı zamanda empirik ya da psikofizikseldir. Modern psikoloji, bilinci, doğalcı bir tutumla ya da tavırla inceler. Bunu yaparken son derece indirgemecidir, yani bir şeyin doğasının başka bir şeyin doğasından hareket etmeksizin açıklayamazlar. Modern psikolojiye göre psişik olan, eğer ki dünyadan maddi olanı kaldırırsanız, ortadan kalkar. Böylece bu düşünceye göre tüm psişik şeyler fiziksel olana indirgenmiş olur. İşte bu psikofiziktir. Benim saf psikoloji olarak adlandırdığım şey ise aslında fenomenolojidir. Saf ifadesi, varsayımsızlıktır.

Adelhard Fischer: Peki siz bilinci nasıl incelemeyi öneriyorsunuz? Bilinç sizin için ne ifade ediyor?

Edmund Husserl: Bilincin kendi özgün akışını, değerlerle, yani sayısal, niceliksel olarak ifade edemeyiz. Bu yüzden modern psikoloji aynı zamanda empirik bilim zemininde hareket eder. Hatta sadece modern psikoloji değil, sosyoloji ve antropolojinin de empirik bilim olduğunu söyleyebiliriz. Empirik bilim duyularla ilgilenir. Beş duyunun dışında kalanlarla ilgilenmez, onları bilgi olarak kabul etmez. Neliğin bilimi ise içe, yani şeylerin kendiliğine bakar. Şeyleri, kendiliğinde sorgular. Fiziksel olanı inceleyen bilimlerin yasaları vardır, madde bu yasalara uyabilir. Doğada belli tekrarlar vardır fakat yasalar yoktur. Yasaları biz ekliyoruz. Fakat fiziksel olmayanın yasaları yoktur. Benim bulmaya çalıştığım kesinlik, kurulmuş bir kesinlik değildir. Ben, deneyim bana nasıl bir kesinlik verebilir diye bakıyorum. Verili olmayan bir şeyi yaratmaya ya da kurmaya çalışmıyorum. Kesinlik zaten kendisini kesin olarak bize sunar.

Adelhard Fischer: Çok ilginç bakış açıları bunlar Bay Husserl. Ama hala bilinci nasıl tanımladığınızı anlamadım. Sizin bilinç dediğiniz şey bir fenomen midir? Yoksa aşkınsal bir şey midir? Dahası, fenomen nedir?

Edmund Husserl: Çok isabetli sorular, bunların hepsini cevaplamaya çalışacağım. Konunun daha iyi anlaşılması için adım adım ilerlememiz gerekiyor. Kesinlik, kendisini bize kesin olarak sunar dedim. Bunun üzerinde biraz durmamız gerek. Benim fenomen dediğim şey, kendini ifşa eden bir şeydir. Zaten kendisini ifşa etmeyen bir şey üzerine çalışamayız. Felsefeyi metafizikten ayırmaya çalışırken, eğer bilgimizi nesnelere, deneyime dayandırırsak, daha kesin ve sarsılmaz bilgileri elde edebiliriz. Fakat deneyimden kastedilen şeyin sadece duyular olduğunu kastetmiyorum, hatta buna şiddetle karşı çıkıyorum. Çünkü bilinç sadece algılayan bir şey değildir. Aynı zamanda hatırlayan, hayal edebilen, hesaplama yapabilen bir şeydir. Bu anlamda deneyimi, almamız gereken genişliğinde ya da kapsamında almadığımızı düşünüyorum. Algıyı ve doğal olanı fiziksel, uzamsal, zamansal ve nedensellik olarak tanımlamak, bizi çok ciddi bir krize, yanlışa, eksikliğe sürükler. Bana göre deneyimin bütününe bakıldığında, deneyimler sadece bu tür şeyler değildirler. Örneğin duygu bir fenomendir, deneyimlenir, tanımlanabilir fakat uzamsal, zamansal değildir. Bilincin kendi içeriğindeki şeyler, doğal olandan çok daha fazlasını kapsamaktadır. Bu yüzden benim “şey” kavramından kastettiğim nesne ya da eşya değil. Şey’i, fenomenolojik anlamda, en geniş kapsamında kullanıyorum. Az önce de ifade etmeye çalıştığım gibi, bizler dünyaya belli kavramlarımızla yaklaşıyoruz. Dünyaya dair herhangi bir şey kurmadan önce yapmamız gereken şey, bu kavramların kendilerini sorgulamaktır. Bu yüzden kavramların neliklerine bakmamız gerekir. Şeylerin nasıl yaşandığı, nasıl kavrandığı üzerinde durmamız gerekir.

Adelhard Fischer: Peki nelik nedir? Kavramların neliklerine bakmak ne demek?

Edmund Husserl: Nelik, şeylerin doğaları ve özleri ile ilişkili bir kavramdır. Konuşmamızın başında bana, “felsefe soyut kavramlarla uğraşır” demiştin. İşte ben, fenomenolojiyle soyut kavramları açıklamanın, onları tanımlamanın, epistemolojik zeminini oluşturmanın önemine dikkat çekmeye çalışıyorum. Somut-soyut arasındaki ilişki Platon’dan beri felsefenin temel problemlerinden biridir. Örneğin matematiksel kavramlar buna örnek gösterilebilir. Şimdi gelelim bunu nasıl yapabileceğimiz konusuna. Burada önemli bir kavramdan bahsetmem gerekiyor: Yönelimsellik. Doğalcı perspektifte varlık, varlık olarak bulunur ve bilinç ona yönelir, onunla ilişki kurar. Başka bir deyişle varlık, bilinçten bağımsızdır. Fenomenolojik perspektifte ise varlık, bilincin içeriğidir. Anımsadığım, inandığım, algıladığım şey, bilincimden bağımsız değildir. Hatta bilinçten bağımsız bir şey yoktur. Yönelimsellik karara bağlı bir şey değildir. Bu bakımdan bilinç ve varlık birbirinden ayrı düşünülemez. Biz dünyayı fenomenlerden hareketle biliriz. Fakat dikkat et, ben burada bir varlık atfetmiyorum, yani ben salt ontoloji yapmıyorum. Ayrıca yönelimselliğin farklı modları ya da tarzları vardır: Düşünme, isteme, çabalama, hissetme, yargılama, algılama, anımsama, rüya görme, ayrıklaştırma, hesaplama, değerlendirme gibi kavramlar yönelimselliğin farklı modları olarak tanımlanabilir. Bu yüzden kapsamı geniş bir kavram olarak kullanıyorum. Burası, birazdan anlatacağım şeyleri anlamak açısından çok önemli.

Adelhard Fischer: Kafam çok karıştı, bunlar hiç alışık olmadığım bakış açıları. Dediğiniz gibi, sanırım doğalcı bakış açısının alışkanlığı, anlattığınız şeyleri anlamamı zorlaştırıyor. Fakat dürüst olmam gerekirse, bu kafa karışıklığı hoşuma da gidiyor. Lütfen devam edin Bay Husserl, ama nelik ve bilinç kavramlarını pek iyi oturtamadığımı göz önünde bulundurarak devam etmenizi rica ediyorum. Fenomenoloji, bütün bu anlattıklarınız karşısında ne yapar? Nasıl bir yol izler?

Edmund Husserl: (Çok yavaş ve tane tane konuşarak) Fenomenolojik bakıştan baktığımızda, araştırmanın, bilimsel nelik bilgisine; bütün farklı biçimlerinde bilincin kendisinin neliği bakımından ne “olduğuna”, ama aynı zamanda bilinçle kast edilene; ayrıca da bilincin, bu [biraz önce sözü edilen] biçimlerinin neliğine uygun olarak nesnel olana -bazen açık, bazen karışık, bazen o şeyi canlandırarak ya da canlandırılmış kılarak, bazen işaret ederek ya da görsel olarak, bazen yalın, bazen de düşünceye göre sunulmuş olarak, bazen şu ya da bu dikkat kipinde, böylece de sayısız başka biçimlerde­ yöneldiği ve onun büyük bir olasılıkla “geçerli”, “gerçek” varolan olduğunu “kanıtladığı” farklı tarzlara yönelmesi gerektiği görülür. Daha açık olarak ifade edecek olursam, rasyonel bir anlatımın, bilim öncesi bir bilginin, sonra da bilimsel bir bilginin nesnesi olacak her tür nesne, kendini bilgide, dolayısıyla bilincin kendinde ortaya koymalı ve bütün bilgilerin anlamına uygun olarak, veri haline getirilebilmeli. Zaten doğayı inceleyen doğa bilimleri -epistemolojik olarak temellendirilmesi eksik olsa da- var. Fakat bilinci inceleyen modern psikoloji eksiklerle doludur. Bilinci, kendi neliğine bakarak inceleyen bilime ihtiyacımız var. Modern psikoloji, bilince dair istatistik toplayarak bilinci açıklamaya çalışır, sanki niceliksel bir şeymiş gibi.

Adelhard Fischer: Eğer bilinç niceliksel bir şey değilse, nasıl bir şeydir?

Edmund Husserl: Sorunuzu şöyle de çeşitlendirebiliriz: Acaba bilincin deneyden başka bir doğası olabilir mi? Psikoloji bunu sormuş mudur? Şeylerin kendileri nedir? Şeylerin kendilerine geri dönmek nedir? Bunlar çok önemlidir. Skolastiğe karşı canlı tepki çağında savaş çığlığı şuydu: “Boş kelime çözümlemelerine paydos. Şeylerin kendilerini sorgulamalıyız. Deneye ve görüye geri dönelim! Ancak bu, kelimelerimize anlam ve ussal temel verebilir!” Çok doğru! İyi ama şeyler nedir ve psikolojide dönmek zorunda olduğumuz deney nasıl bir şeydir? Acaba deneyler yaparken deneklere söylettiğimiz ifadeler midir şeyler? Ve ifadelerinin yorumu da psişik olanın “deney”i mi? Buradan çıkaracağımız sonuç -konuşmamızın başında da belirttiğim gibi- şu olabilir: Kavramları doğru belirlememiz çok ama çok önemlidir. Gerekirse yeni kavramlar zemini kurmalıyız.

Adelhard Fischer: Peki bütün bu söylediklerinizin yanında, bilimin yönteminin nasıl olması gerektiğine dair düşünceleriniz nelerdir? Bilim ya da bilim olma iddiasındaki alanlar, nasıl bir yöntem izlemeliler? Bu bağlamda bilinç nasıl incelenmeli veya araştırılmalıdır?

Edmund Husserl: Hakiki metot, araştırılacak şeyin yapısını izlemelidir, bizim önyargılanmızı ve örnek aldıklarımızı değil. Öncelikle doğalcıların yaptığı gibi bilinci şeyleştirmekten, -nesneleştirmekten- vazgeçmemiz gerekir. Bilinç farklı bir doğadır, bilincin içindekiler de farklı bir doğadır. Nelik derken, kendiliğinden, kendisini veren şeyleri kastediyorum. Bize verdikleriyle baktığımızda, bilinç bize kendisini verecektir. Fiziksel olanın neliği, fiziksel olarak vardır, reddedemeyiz. Fakat her şeyin fiziksel olmadığını, bazı şeylerin başka türlü olduğunu anlamamız gerekir. Fenomenolojik olarak her şey, fiziksel, zamansal, uzamsal ve nedensel olmayabilir. Bu kategorilerin dışında olan, ama aynı zamanda fenomen olan şeyler de vardır.

Adelhard Fischer: Ama herhangi bir şeyi nedensellik içinde düşünmeden nasıl açıklayabiliriz Bay Husserl?

Edmund Husserl: Biz kendimizi değil, karşımızdaki fiziksel nesneleri düşündük, nedenselliğe göre açıklamaya çalıştık. Bununla birlikte nedensellik etkisini kavrayabiliyoruz. Nedensellik, bilince bakmaya geldiğimizde işe yaramayacaktır. Biz bunları alışkanlık edindiğimiz için yapıyoruz. Bilince nedensellik içinde bakıyoruz. Bu ise çok sıkıntılı bir anlayış olacaktır. Deneyim, belli bir nesneden kaynaklanmıyor olabilir. Bu yüzden daha dikkatli bakmamız gerekir. Doğalcı tutum cisimlerin uyacağı yasaları bulmaya çalışır. Fakat bunu bilince uygulayamıyoruz.

Bizim deneyimimizde bütünlükler, birlikler, fiziksel sınırlar vardır. Deneyime baktığımızda, deneyimin içindeki çokluk ve birlik, bu türden değildir. Deneyimimiz zaten bir bütündür fakat parçalarına ayrıldığında başka bir deneyim haline gelmektedir. Tam da burada deneyim ile fiziksel şey arasındaki fark ortaya çıkmaya başlamaktadır. Bir kalemin deneyimini hiçbir zaman bir kalemin deneyimi olarak deneyimlemedik. Kalem her zaman başka şeylerle ilişkisinde ortaya çıkar ve belirir. Aslında belli kavramlar doğrultusunda deneyimliyoruz. Deneyimin kendisinde varlık yoktur. Varlık fenomen değildir. Doğanın varlıklığı tamamen bizim eklediğimiz bir idedir. Zaten bu yüzden en büyük metafizik, dünyayı varsaymaktır.

Adelhard Fischer: Peki deney(im) bize, psişik varlığın ne olduğunu söyleyebilir mi? Daha doğrusu psişik varlığı, deneyim vasıtasıyla kavrayabilir miyiz?

Edmund Husserl: Deney, bize psişik varlığın, fiziksel varlık için geçerli anlamıyla ne “olduğunu” söyleyemez. Kısacası psişik olanın, görünen herhangi bir şey gibi deneyi edinilemez; o “yaşantı“dır ve düşüncede görülen yaşantıdır, mutlak bir akışta, şimdi olarak ve hemen “gözden kaybolarak”, görülebilir bir şekilde bir “olmuş olma”da sürekli dalıp ortadan kalkarak, kendi olarak ve kendisi aracılığıyla görünür.

Adelhard Fischer: Dediklerinizden hiçbir şey anlamadım Bay Husserl… (Sol kolunun dirseğini masaya yaslamış, elini saçlarına daldırmıştır) Yani bilinç söz konusu olduğunda, zamansallığın da mı ortadan kalktığını söylüyorsunuz? Mutlak akış ya da mutlaklıktan ne kastettiğinizi de anlamadım… Çok kafam karıştı…

Edmund Husserl: O zaman şöyle açıklamaya çalışayım: Bilincin bir zamanı vardır ama kendine özgü bir zamanı vardır. Bilinçte bir akış vardır, bir şey belirginlikten çekilirken başka bir şey belirmeye başlar. Bu akış, hiçbir şekilde cisimlerin arasındaki akış gibi değildir. Mutlaklık, reddedemediğimiz şeydir. Reddedemediğimizi reddedemediğimiz bir şey vardır. Mutlaklık da buradan çıkar. Hiçbir şekilde reddemediğimiz, bizden bağımsız olarak bize gelen şeyler vardır. Bu bir akıştır. An durmaz, bilinçli ya da uyanık olduğumuz müddetçe, sürekli devam eder. Deneyime mutlak bir şekilde yöneliriz. İsteyerek ya da istemeyerek. Akış, belirme ve görülme ilişkisine benzer. Bir şeyler görülmemeye başlarken, bir şeyler görülmeye başlar. Şu an önümüzde olan şeylerin bir tasviri bizde mevcuttur. Fakat bu, bir nesnenin hareketi gibi çizgisel (lineer) ve nedensel değildir. Tam tersi ise doğalcı düşünmekten ve alışkanlıklarımızdan ileri gelen bir varsayımdır.

Adelhard Fischer: Peki bu akış, çizgisel ve nedensel değilse, nasıldır?

Edmund Husserl: Psişik olan, fenomenlerin iki ucu açık bir akışıdır, -içinden boydan boya yönelimsel bir çizginin geçtiği bir akış. İki ucu açık, yani bir yandan geçmiş olan bir yandan gelmekte olan yönelimsel bir akıştır. Yönelimsel akış, bir şeyin neliğidir. “-ın bilinci”. Herhangi bir şeyin bilinci, ona yöneldiğimizin bilincidir. İsteyerek ya da istemeyerek yönelimimizi belirleyebiliriz. Rüya görme, yönelimsel modlardan biridir. Çünkü rüyamızda gördüğümüz şeylere de yöneliriz. Hayale de yöneliriz. Bunun kendi içinde bir akışı vardır. Örneğin bu yüzden uyuyup uyanmak bir bölünme değildir. Uykuda deneyimlediğimiz zaman ile dünyadaki “ölçülen” zaman, bilincimizdeki zaman birbirlerinden çok farklıdır. Bu fark sadece niceliksel bir fark değil. Bilincin içerisindeki şeylerin birbirleriyle ilişkilenmesi, akması, uyanık halimizdeki zamandan farklıdır. Bu anlamda fenomenolojinin araştırması gereken önemli kavramlardan biri de akıştır.

Adelhard Fischer: (Uzun bir iç çeker. Kaşlarını kaldırmıştır, yüzünde şaşkınlıkla sevinç arasında, belli belirsiz bir tebessüm vardır) Ben bir içki daha söyleyeceğim Bay Husserl, siz de ister misiniz?

Edmund Husserl: Hayır, teşekkür ederim. Ben de o sırada pipomu doldurayım.

Bir sürelik sessizliğin ve karşılıklı kaçamak bakışların ardından Adelhard Fischer söze girer.

Adelhard Fischer: Açıkçası uzun zamandır hiç böylesine keyifli, doyurucu bir sohbetin içerisinde bulmamıştım kendimi Bay Husserl. Size bunun için ne kadar teşekkür etsem azdır. Elbette kafamda birçok soru var fakat sizi de çok fazla yormak, haddimi aşmak istemiyorum.

Edmund Husserl: Böylesine cesurca, isabetli sorular sorduğunuz ve merakınızı gizlemediğiniz için ben teşekkür ederim Bay Fischer. Bence konuşmamızın yarım kalması pek hoş olmayacaktır. Siz devam etmek istiyorsanız, devam edebiliriz.

Adelhard Fischer: Çok isterim Bay Husserl.

Edmund Husserl: Peki o halde. Nerede kalmıştık?

Adelhard Fischer: Sanırım, bilincin akışından ve fenomenolojinin bu akışı incelemesi gerektiğinden bahsediyordunuz.

Edmund Husserl: Evet, hatırladım, teşekkür ederim. Yani diyeceğim o ki, fenomenleri verildikleri gibi almak gerek, yani akmakta olan bilince sahip olma, kastetme, görünme olarak, -ki budurlar- önplanın bu bilincine sahip olma ve arka planın bilincine sahip olma olarak, bu şimdi olanın veya şimdi-öncesinin bilincine sahip olma olarak, hayal edilmiş olma, ya da sembolik veya kopya edilmiş olma olarak, görüsel olarak ya da boş tasarlanmış vb. olarak. Kısacası, bir şeyi olduğu gibi almak, fenomenolojisini yapmaktır.

Adelhard Fischer: Peki Bay Husserl, önerdiğiniz bu yöntemler ışığında, bilim gereksiz midir? Çöpe atılması gereken bir şey midir? Yerine fenomenoloji mi getirilmelidir?

Edmund Husserl: (Düşük perdede, kısa süren bir kahkaha atar) Hayır elbette, Bay Fischer. Lütfen buradan ayrıldıktan sonra çevrenizdeki insanlara, beni bilim karşıtı olarak lanse etmeyin (gülümser). Elbette bilim karşıtı değilim, daha önce de söylediğim gibi, doğalcılığa karşıyım. Bilimin alanının dar olduğunu ve epistemolojik temellerinin gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Tek bir doğru ve hakikat vardır; bu da kendini deneyimde gösterir, görünür. Neliği görmek, algılamaktan daha fazla zorluklar veya “mistik” gizler barındırmaz. Eğer biz “rengi” intuitif olarak tam açıklığa, verilmişliğe kavuşturursak, verilmiş olan bir “nelik” olur, ve eğer aynı şekilde, algıdan algıya geçip algılara bakarak saf görmeyle “algı”nın, kendi başına algının -rasgele akmakta olan tek algılarda aynı olanın- ne olduğunu veri haline getirirsek, o zaman algının neliğini görerek kavramış oluruz.

Adelhard Fischer: İntuitif ne demek?

Edmund Husserl: İntuitif, ne kadar başka şeyler kapsamıyorsa, ne kadar safsa, o kadar açıklık verir. Bu tanrısal bir deneyim değildir, lütfen aklınıza böyle şeyler gelmesin. Bu, deneyimin kendisidir. Bizler, bilim yaparken kavramlarımızla hareket ediyoruz, böyle yaparak şeylerin saflığını bozuyoruz. İntuitifi saf bırakmalıyız.

Adelhard Fischer: Peki nasıl olacak bu?

Edmund Husserl: İşte burası önemli bir konu. Yavaşça, adım adım açıklayarak anlatmaya çalışacağım. Bunun iki yolu var: 

1) Tek tek kavramlarımızı inceleyebiliriz. Kavramlar deneyimden mi geliyor yoksa kendinde mi var?

2) Çok radikal bir başlangıçla, bütün kavramlarımızı ve bildiklerimizi yok sayarak, kesin olarak bildiğimiz bir şeyden hareket edebiliriz.

Adelhard Fischer: İkincisi, Descartes’ın “düşünüyorum, o halde varım”ını anımsatıyor.

Edmund Husserl: Çok doğru. Varlık kavramı gerçekten fenomen olarak var mıydı? Cevap hayırsa o zaman üzerine nasıl düşünebiliriz? Bunun zorluğunun farkındayım. Bu yüzden Descartes’ın yöntemci şüpheciliğine başvurup her şeyi paranteze almamız gerekiyor. Bunu yaptığımızda kendini gerçeklik olarak dayatan bir şey vardır. Bunun ne olduğunu siz söylemek ister misiniz Bay Fischer? 

Adelhard Fischer: “Düşünüyorum” gerçeği mi?

Edmund Husserl: Evet, ta kendisi. Şimdi anlıyor musunuz, neden psişik alan söz konusu olduğunda, deney-gözlemin anlamsız, yetersiz kaldığını? Çünkü bunlar bilincin bilgisini vermez. Bilincin neliği üzerine yapılan çalışmada, sadece ve sadece kendi deneyimlerimiz üzerine konuşabiliriz. Bu anlamda bilince yönelik deney yapamayız. Yapmaya kalkışırsak bilincin neliğini kaçırırız.

Adelhard Fischer: O zaman her bir bilinç birbirinden farklı mıdır? Aynı değil midir?

Edmund Husserl: Bilinçte hiçbir zaman iki şeyin, iki anın, iki duygunun aynı olması söz konusu değildir. Doğalcılar bunu yaparlar, aynılıktan bahsederler. Deneyimin kendisine gittiğimizde, aynı olmadığını farkedebiliriz. Modern psikoloji, doğalcı tutumun getirdiği önyargılar yüzünden şeylerin neliğine bakamamaktadır. Ancak önyargılardan kurtulmuş bir zihin, fenomenoloji olabilir.

Adelhard Fischer: Peki bilinç ya da yönelimsellik dediğiniz şey, deneyden önce mi gelir? Yani a priori midir yoksa aposteriori midir?

Edmund Husserl: Çok güzel bir soru Bay Fischer. Locke’tan beri a priori diye bir şeyin olduğu reddedildi. Ta ki Kant, empirizmin tutarsızlıklarını gösterene kadar. Ben bu anlamda Kantçı a priori düşüncesini benimsiyorum ve bunu felsefeye geri kazandırmaya çalışıyorum. Deneyimde bazı şeylerin öncül olduğunu kabul ediyorum. Fakat a priori kavramına biraz farklı bakıyorum. Şöyle ki bilincimizin zaten bir yönelimselliği olması, önceden getirdiğimiz şeyin bilinçli olmaklığımız olduğudur. Yani bilinç, a priodir. Yönelimsellik, deneyime önceden gelir; başka bir deyişle yönelimsellik, deneyimi önceler. Deneyimlediğimiz için bilinçli olmuyoruz, bilinçli olduğumuz için deneyimliyoruz. Şunu tekrarlamamda yarar var: Bilincin özü yönelimselliktir. Bilinç her refleksiyon yaptığında, bir yönelimsellik halinde bulunur. Bu yüzden bilincin özü ya da formu ya da onda zorunlu olarak bulunan şey yönelimselliktir.

Adelhard Fischer: Çok teşekkür ederim Bay Husserl. Gerçekten bugün burada, sizinle yapmış olduğumuz sohbet, benim için unutulmaz bir anı, bir deneyim olarak kalacak. Anı demişken, son olarak size şunu sormak istiyorum: Ölüm hakkındaki düşünceniz nedir?

Edmund Husserl: Ben teşekkür ederim Bay Fischer. Son soruna vereceğim cevabı, bilincin akışı hakkında konuştuklarımızı aklına getirerek anlamaya çalışabilirsin: 

Öldüğümüzde, her şey bitmiş bile olmayacak Bay Fischer, çünkü bir şeyin yaşanmışlığına dair bir kavrayışımız da olmayacak (tebessüm eder).

Written By

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

.

Bunları da beğenebilirsiniz

Econ 101

Enflasyon hakkında konuşmadan önce aslında nominal varlık – reel varlık nedir bunun bir ayrımını yaparak başlamak gerekiyor. Nominal varlık nedir diye anlatmadan önce de...

BIST

Geçtiğimiz sene 2021 ve hatta 2020‘nin devamı gibi olduğu için 2020‘den bu yana düşünmek daha doğru olacaktır, dünya borsalarında ilginç hareketler gördük. Bundan tabii...

Ekonomi

Türkiye’de konservatif kapital, yani konservatif kafanın, zihniyetin elindeki sermaye 21. yüzyıl ideallerini anlamanın çok uzağında olduğundan kendisini 21. yüzyılın ikinci yarısına atmayı başaramayacak. Bunun...

Felsefe

Klasik dönem felsefecilerinden Platon ve Aristoteles‘in insan-topluluk-devlet anlayışı üzerinden siyaset nedir, neden yapılır, neden yapılmalıdır gibi konuları konuşacağımız bir yazı olacak. Bunu anlatırken de...

Finans

Bu yazı daha önce başka bir yerde yayınlanmamış, direkt olarak Postevre’ye yazılmış bir yazı olacak ve konumuz da DeFi yani Merkeziyetsiz Finans. DeFi denen...

Econ 101

Enflasyonist ortamda paranın değerini korumak için yapılması gerekenler tarafında bu sefer daha özele inip borsa yatırımı enflasyonist ortamda iyi bir fikir midir konusunu tartışmamız...

Econ 101

Merkez bankaları bulundukları ülke piyasanın sorunsuz işlemesi için gerekli para arzını ve akışını kontrol eden bağımsız kurumlar olarak ortaya çıkmışlardır. Bu yazıda merkez bankacılığı...

Sosyoloji

Politikayı küçümseyen ya da bir kenara koyan her birey profesyonel hayatında kaybetmeye mahkumdur, hadi hadi kayıp demeyelim de büyük bir potansiyelin kaybı diyelim buna....

Sitemizde bulunan toplam yazı sayısı: 54